Azrail araya girdi
Azrail anını almaya geldiğinde
Hz.İbrahim, canını kolay teslim etmez. Azrail'e:
- Yürü git, Sultana arzet, halilinden
can istemesin artık, der.
Yüce Allah buyurur ki: "Eğer
Halil'imsen haliline canını feda et! Halbuki sen caınını vermemeye
uğraşıyorsun. Başka kim böyle dostundan canını esirger?"
Yanında bulunanlardan biriside
Hz.İbrahim'e
-Ey alemin nuru, neden Azrail'e can
vermiyorsun? Aşıklar bu yola canlarını koyarlar; sen ise bir canını
esirgiyorsun diyiince:
Halillullah derki.
- Ben hemen canımı verecektim ama araya Azrail girdi. Halbuki ateşe
atılırken Cebrail gelmiş, "Ey Halil, benden bir şey iste" demişti. O
zaman ben Cebraile bakmadımben. Çünkü yolumu kesiyor, beni Rabbimden
alıkoyuyordu. Cebrail'e bile baş eğmemişken ben, nasıl olur da Azrail'e
can veriririm?
Allah'tan "Canını feda et" sesi,ni
duymadıkça can veremem ben. Fakat O can vermemi emrederse, bütün can
ülkesi yarım arpa bile etmez bence. O emretmedikçe iki alemde de canımı
başka birisine teslimm edemem ben. Diyeceğim bundan ibaret.
Kaynak: Mantıku't - Tayr,
Feridüddin Attar
Azrail'n
Güzelliği
-Onk. Dr. Haluk Nurbaki'den
gerçek bir hatıra-
Ben, 40 yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız
olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte
belgeleyerek özel bir arşiv yaptım. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir
olayı size nakletmek istiyorum.
Kanser hastanesinde başhekimken
Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine
yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine rağmen, bazı
formaliteler sebebiyle o imkanı bulamamıştı. Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben
tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da iyileştiğini gördüm. Ancak
Serap'ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok
dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra 1
ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kışaylarında olduğumuz için uçakla
gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef bilet bulamamış ve benden
habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış.
Dönüşünden kısa 1 süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap
bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın
akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve
söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda
kalıyordu. Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:
-''Doktor bey,'' dedi. ''Ben
size...dargınım.'' ''Niçin?" diye sordum.
-"Siz...dindar bir insanmışsınız.
Niçin bana da, ALLAH 'ı, ölümü, ahireti anlatmıyorsunuz?"
Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için bu teklifi karşısında oldukça şaşırdım. O'nu üzmemeye
çalışarak:
--"Doktora ulaşmak kolaydır'' dedim.
''Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi
için gönülden istek duymalısın..."
Konuşmaya mecali olmadığından "Ben o isteği duyuyorum" manasında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi
tedavinin yanı sıra, ebedi hayatın ve saadetin reçetesi olan iman
derslerimiz başlamış ve dersler "hızlandırılmalı öğretime"
dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlarını bütün ruhuyla meczediyor ve arada bir
soru soruyordu.Vefatına bir hafta kala:
-"Doktor bey,'' dedi. ''Ben
ölürken ne söylemeliyim?"
-"Senin durumun çok özel" dedim.
''Kelime-i Şehadet sana uzun gelir. O anı farkedince ''Muhammed'' (s.a.v)
sana yeter."
O, haliyle tebessüm ederek
yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu için Serap'a sürekli morfin yapıyor ve
O'nu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet
ziyaretine gidemedim. Dönüşümde annesi telefon ederek:
-"Serap, bir haftadır morfin
yaptırmıyor." dedi. "Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor. Hemen eve
gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hala
unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum. "Ya morfinin
tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste "Muhammed"
diyemezsem?.
İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer bir kaç gün daha
ömrü varsa , son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica
etti. Ben hiç adetim olmadığı halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye
yattım ve Serap'ın acizliği hürmetine sandığım salı gününe kadar
yaşayacağına dair işaret sezdim.
Ertesi gün O'na:
-"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin.
Ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu
görüşmemizde son sorusunu da sordu:
-"Doktor bey...Azrail bana
nasıl görünecek?"
-"Kızım," dedim. "O bir melek değil
mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir."
Salı günü Serap'ın ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim.Ancak vefatına
yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandı. Sadece kendisine uzun
müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma
gelerek:
-"Doktor bey, biliyor musunuz, bu
evde biraz önce bir mucize yaşandı!" dedi ve devam etti:
-Serap, bir saat kadar önce
oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması imkansız" denmesine rağmen
kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz kıldı.Bütün ev halkı hayretten
donup kaldık. Ve kelime-i Şehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de:
-Doktor
bey'e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediğinden de güzelmiş!...