SURİYE
Dünyadan Gizlenen Büyük Zulmün Tarihi

1963 yılından bu yana Arap milliyetçisi Baas Partisi tarafından yönetilen Suriye'de Müslüman nüfus 1920'li yıllardan bu yana çok büyük bir zulüm ve baskı görmektedir.

Halkın %75'inin Müslüman, %11'inin Nusayri, %9'unun da Hıristiyan olduğu Suriye toprakları, asırlar süren bir İslami geçmişe ve köklü bir kültüre sahiptir. Bu İslam toprakları pek çok İslam alimi yetiştirmiştir.

Hz. Ömer döneminde gerçekleştirilen seferler neticesinde fethedilen Suriye toprakları, sırasıyla Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Eyyübiler yönetimi altında kaldı. 1517 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı topraklarına katılan Suriye toprakları, 19. yüzyılın ilk çeyreğine kadar barış ve huzur doluydu. Ancak 1831 yılında Osmanlı'ya başkaldırarak ayrı bir yönetim kuran Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın eline geçti. Sonra tekrar Osmanlılara geçen Suriye 1920 yılında Fransız işgal kuvvetleri tarafından ele geçirildi. Fransız işgali Suriye halkı için büyük bir kaosun ve şiddetin de başlangıcıydı. Fransızlar, tarihsel olarak Suriye'nin bir parçası olan Lübnan'ı ülkeden kopardılar ve ayrı bir devlet haline getirdiler.

1946 yılındaki bağımsızlığa kadar süren, 26 yıllık şiddet politikası Fransız yönetiminin Cezayir'de, Tunus'ta ve diğer pek çok İslam toprağında yaptığı katliamların bir benzeriydi. İşgal sonrası Suriye halkı önemli bir direniş hareketi başlattı. Fransızlar on binlerce insanı vahşice katletti ve büyük şehirleri bombardımana tuttu. Ayaklanma şiddet yoluyla bastırıldı, ancak Fransa Suriye'de uzun süre kalamayacağını anladı.

II. Dünya Savaşı'nın ardından Suriye'den çekilmek zorunda kalan Fransızlar 1946 yılında bu ülkenin bağımsızlığını kabul ettiler. Ancak ülkeden çıkarken geriye son derece istikrarsız, çatışmaya açık bir Suriye bıraktılar. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Suriye'de konuşlandırılan Fransız mandası en çok Nusayrilere (Nusayrilik Hz. Ali'nin tanrılaştırılması esasına dayanan ve Hıristiyanlıktakine benzer bir teslis prensibine sahip olan bir inanç sistemidir.) yaradı. Fransız yönetimi ülkede azınlık olan Nusayrileri özellikle devlet kademelerine yerleştirmiş, böylece çoğunluğu oluşturan Sünnilerde bir rahatsızlık meydana getirmiş ve iki toplum arasına yapay bir düşmanlık tohumu ekmişti. Pek çok Ortadoğu uzmanı Nusayrilerin, ülkenin siyasi ve askeri açıdan üst noktalarına ulaşmasının, gerçekte Suriye'nin 1946 yılında bağımsızlığını ilan etmesiyle başladığına dikkati çeker. Bağımsızlık sonrasında Suriye'de gerçekleşen en önemli olay, ülkede politik, siyasi ve ekonomik alanlarda liderlik yapan köklü Sünni ailelerin yerine Nusayrilerin ülkedeki yönetimi ele geçirmeleri olmuştur. Bu gibi yapay iç çelişkiler bağımsızlığını kazanan Suriye'yi kaosa sürükledi.

Bağımsızlık sonrası Suriye darbeler ülkesi haline geldi. 1949 yılında başlayan darbeler dönemi 1970 yılında diktatör Hafız Esad'ın gerçekleştirdiği darbe ile son buldu. Esad rejimi darbeleri sona erdirdi, ama zalim bir yönetimi başlattı. Baas iktidarı ile birlikte Suriye Müslümanları açısından zor bir dönem başlamış oldu. Çünkü yönetim Suriye nüfusunun %11'ini oluşturan Nusayri azınlığa geçmiş ve Nusayrilerin dışındaki tüm mezhepler iktidar kadrolarından uzaklaştırılmıştı. Kendilerini "Sosyalist Halk Demokrasisi" olarak tanımlayan baskıcı Hafız Esad yönetimi Suriye'yi kısa sürede bir istibdad ülkesi haline getirdi. Tüm siyasi partiler kapatıldı, Baas partisinin savunduğu sosyalist ideoloji dışındaki tüm görüşlerin savunulması yasaklandı. Tüm İslami hareketlere kısıtlamalar getirildi. Bu hareketlerin liderleri tutuklanıp, çok şiddetli işkenceler altında hayatlarını yitirdiler. Uluslararası insan hakları teşkilatlarının raporlarında Esad döneminde Suriye Müslümanlarının büyük baskı ve zulüm gördükleri, Müslüman kadınlara tecavüz edildiği, erkeklerin akılalmaz işkence yöntemlerine maruz bırakıldıkları anlatılmaktadır.

 


Hafız Esad

Esad Dönemi 'Zulüm ve Baskı' Kelimeleri ile Anılmaktadır

Baas yönetiminin ilk hedefi İslami kimliğin yok edilmesi olmuştur. Bu amaçla on binlerce Müslüman sebep gösterilmeden tutuklanmış, şiddetli işkencelere maruz kalmıştır. Çoğu idam edilmiş, büyük bir bölümü de kaybolmuştur. Kadınlara tecavüz, ölünceye kadar dövme, ayaklarından tavana asma gibi vahşi işkence yöntemleri uygulayan Hafız Esad yönetimi, bunun yanı sıra evlere baskınlar, camilere saldırılar, hakaretler, hiç bitmeyen tacizlerle Müslüman halkı yıldırmayı hedeflemiş ve bunda büyük ölçüde başarılı olmuştur.

Suriye Devlet Başkanı Esad'ın Hama şehrinde gerçekleştirdiği katliam ise vahşetlerin en büyüğüydü. Bu şehrin yok edilmesinin tek nedeni, burada İslami hareketin çok güçlü olması idi. Hafız Esad'ın kardeşi ve zamanın Genelkurmay Başkanı Rıfad Esad, Şubat 1982'de bir gece vakti Hama'ya havadan ve karadan saldırı düzenledi. Saldırıya katılmak istemeyen askerlerin çoğu anında idam edildiler. 27 yıl süren katliam sonunda yaklaşık 40 bin Müslüman vahţice katledildi. Ţehir ise adeta bir harabeye döndü.

Esad'ın 30 yıl süren diktatörlüğü döneminde bunun gibi daha pek çok katliam ve vahşet yaşandı. Bugün hala Esad'ın katliamlarından kaçan çok sayıda Suriyeli Müslüman, mülteci olarak yaşamını sürdürmektedir. Sadece Suudi Arabistan'da bir milyon civarında Suriyeli Müslüman bulunmaktadır.

Hafız Esad Sonrası Suriye'yi İç Savaş mı Bekliyor?

Hafız Esad'ın ölümü Ortadoğu coğrafyasının zaten karışık olan siyasetini daha da karıştırmıştır. Esad sonrasında bu ülkeyi çok ciddi sorunların beklediği açıktır. Özellikle de aralarında inanç ve siyasal görüşler bakımından derin farklılıklar bulunan çeşitli etnik grupların atacakları her adım ülkede çok ciddi sorunlara neden olabilir. Hatta Suriye'nin bölünmesiyle sonuçlanabilir. Bu tespite göre yaşanabilecek bir bölünme süreci sonunda Golan, Hauran ve Kuzey Ürdün bölgesinde Dürzilerin; sahile yakın bölgede Nusayrilerin; Hama, Humus ve Şam bölgesinde ise Sünnilerin bağımsızlık hareketine girişmeleri olasıdır. Suriye yönetiminin içinde barındırdığı bazı zaaflar ise bu sorunları engelleyecek durumda olmadığını göstermektedir. Çünkü Esad sonrası baş gösteren iktidar mücadelesi ve iç karışıklıklar ülkeyi ve iktidarı yıpratmıştır, üstelik bu egemenlik mücadelesi de hala devam etmektedir.

Peki Suriye'nin bölünmesi en çok hangi ülkeyi memnun edecektir? İşte bu noktada karşımıza dikkat çekici güç odakları çıkmaktadır: Bu parçalanma, İsrail'in ve Ortadoğu'da terör ve istikrarsızlığı silah pazarı olarak gören ülkelerin işine yarar. Ayrıca böyle bir oluşum, Çin'in, Rusya'nın, ABD'nin ve bazı Avrupa ülkelerinin bölgeye doğrudan müdahelesi anlamına gelir ki, bu her bakımdan Ortadoğu'daki güç dengelerini değiştirebilir.

Esad'ın ölümü İsrail'in, yıllardır planladığı "üçe bölünmüş Suriye" stratejisini hayata geçirmesini kolaylaştırmıştır. Suriye'nin üç parçaya bölünmesi İsrail'in bu bölgede daha rahat hareket etmesine, iç karışıklıkları daha kolay bir şekilde tahrik edebilmesine yol açacaktır. Özellikle de Havvan-Kuzey Ürdün ve Golan Bölgesi'ndeki bir Dürzi devletin kurulması, İsrail'in bölgesel güvenliğini sağlamasını kolaylaştırıcaktır.

Suriye'nin bölünmesi sonrası oluşabilecek bir istikrarsızlık bölge güvenliği açısından ise çok olumsuz sonuçlar doğurabilir. Özellikle de Müslümanlara yönelik saldırılar şiddetlenecek, Batılı devletlerin bu karışıklıklardaki rolü daha da artacaktır. Üstelik Esad'dan sonra başa geçen oğlu Beşşar Esad'ın çok etkili bir politika yürütebileceği, bölgedeki hassas dengeleri kontrol altında tutabileceği, hepsinden önemlisi Müslümanların haklarını kollayabileceği pek tahmin edilmemektedir. Hafız Esad'ın ölümünden sonra Suriye yeni istikrarsızlıklara gebedir. Müslümanlara yönelik baskıların, ülkedeki adaletsizliklerin sona ereceğine dair bir umut ışığı görülmemektedir.

Ancak unutulmamalıdır ki, kitabın başında da belirttiğimiz gibi bu saydığımız problemlerin hiçbiri çözümsüz değildir. İlk bakışta bu bölgelerdeki sorunlar hiç çözülmeyecek kadar karışık gibi görünebilir. Ancak bunun nedeni yüzyıllardır çözümün yanlış yerlerde aranmasıdır. Oysa çözüm Allah'ın insanlar için seçip beğendiği Kuran ahlakının yaşanmasındadır. Olaylar karşısında çözümsüz kalmak bir Müslüman için kabul edilebilecek bir durum değildir. Çünkü herşeyin Yaratıcısı olan Allah, insanların barış, refah, huzur ve güven duygusu içinde yaşayabilecekleri bir sistemi de yaratmış ve bunu insanlara Kuran aracılığı ile bildirmiştir. Allah'ın "... Biz Kitabı sana, herşeyin açıklayıcısı, Müslümanlara bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik." (Nahl Suresi, 89) ayetinde de bildirdiği gibi, Kuran insanlara her konuda yol göstericidir.

Kuran'da tarif edilen üstün ahlak anlaşıldığı ve yaşanmaya başlandığı takdirde, dünya üzerinde var olan tüm sorunlar kolayca çözülmeye başlayacaktır. Çözüm Kuran ahlakının yaşanmasında olduğuna göre, Kuran'ın tüm insanlara anlatılması vicdan sahibi insanların üzerinde büyük ve önemli bir sorumluluktur. Kuran'da da Allah'ın gönderdiği elçiler, kendi sorumluluklarını şöyle dile getirmişlerdir:

Bizim üzerimizde de (sorumluluk ve görev olarak) apaçık bir tebliğden başkası yoktur. (Yasin Suresi, 17)